Abdominal gunshot wounds contribute significantly to trauma-related morbidity and mortality. Computed tomog-raphy (CT) can provide valuable diagnostic information but may potentially delay definitive treatment. This study aimed to evaluate the role of abdominal CT in surgical decision-making and timing among patients with abdominal gunshot injuries. We retrospectively analyzed patients with abdominal gunshot wounds treated at a tertiary university hospital between January 2013 and January 2023. Collected data included demographic characteristics, physiological parameters, trauma scores, CT find-ings, time intervals (from admission to CT and to surgery), and clinical outcomes. Patients were classified as hemodynamically stable or unstable based on admission parameters and their response to resuscitation. The two groups were compared. A total of 74 patients were included (94.5% male; median age, 32 years). Of these, 47 (63.5%) were hemodynamically stable at presentation, while 27 (36.5%) were unstable. Abdominal CT was performed in 67 patients (90.5%), with a median time of 28 minutes from admission. The median time to CT was similar between stable (28 minutes) and unstable (30 minutes) patients (p=0.934). Based on CT findings, nonoperative management was feasible in 10 patients (13.5%). Among the unstable group, CT was performed in 7 of 11 nonresponders, of whom six (54.5%) died. Among patients who underwent surgery, the mean time to operation was significantly shorter in unstable patients compared to stable patients (60.4±36.7 vs. 93.2±76.6 minut±es; p=0.034). The perioperative mortality rate was 9.3%, with all deaths occurring in hemodynamically unstable nonresponders. Abdominal CT can aid surgical planning without causing significant delays in definitive treatment, even in initially unstable patients who respond to resuscitation. CT findings may support nonoperative management in selected cases and guide targeted surgical interventions in patients requiring operative treatment. However, these findings apply to carefully selected patients and should be interpreted cautiously, as this study does not establish the safety of CT in unselected hemodynamically unstable patients. The proximity of the CT scanner to the resuscitation area facilitated rapid imaging; therefore, the findings may not be generalizable to institutions with remotely located CT facilities. Abdominal ateşli silah yaralanmaları, travmaya bağlı morbidite ve mortalite oranlarında önemli bir paya sahiptir. Bilgisayarlı tomografi (BT), tanısal açıdan değerli bilgiler sağlayabilse de, definitif tedavinin gecikmesine neden olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, abdominal BT’nin cerrahi karar süreci ve zamanlama üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Ocak 2013 ile Ocak 2023 tarihleri arasında, üçüncü basamak bir üniversite hastanesinde abdominal ateşli silah yaralanması nedeniyle tedavi edilen hastalar retrospektif olarak analiz edildi. Toplanan veriler arasında demografik bilgiler, fizyolojik parametreler, travma skorları, BT bulguları, başvurudan BT ve cerrahiye kadar geçen süreler ile klinik sonuçlar yer aldı. Hastalar, başvuru anındaki hemodinamik durumları ve resüsitasyona verdikleri yanıta göre "stabil" ve "instabil" olarak sınıflandırılarak karşılaştırıldı. Toplam 74 hastanın %94.5’i erkekti ve medyan yaş 32 idi. Hastaların 47’si (%63.5) hemodinamik olarak stabil, 27’si (%36.5) instabildi. Abdominal BT 67 hastaya (%90.5) uygulandı ve BT’ye kadar geçen medyan süre 28 dakika olarak saptandı. Stabil (28 dakika) ve instabil (30 dakika) hastalar arasında BT süresi açısından anlamlı fark yoktu (p=0.934). BT bulguları doğrultusunda 10 hastada (%13.5) cerrahi dışı tedavi uygulanabildi. İnstabil grup içinde, 11 yanıtsız hastanın 7’sinde BT çekilmiş olup, bunların 6’sı (%54.5) eksitus olmuştur. Cerrahi uygulanan hastalarda, operasyona kadar geçen ortalama süre instabil hastalarda anlamlı ölçüde daha kısaydı (60.4±36.7 dk vs. 93.2±76.6 dk; p=0.034). Perioperatif mortalite oranı %9.3 idi ve tüm ölümler resüsitasyona yanıt vermeyen instabil hastalarda görüldü. Abdominal BT, resüsitasyona yanıt veren başlangıçta instabil hastalarda bile, kesin tedavide anlamlı bir gecikmeye yol açmadan cerrahi planlamaya yardımcı olabilir. BT bulguları, seçilmiş olgularda nonoperatif tedaviyi destekleyebilir ve cerrahi girişim gereken hastalarda hedefe yönelik cerrahi yaklaşımların planlanmasına yardımcı olabilir. Ancak bu bulgular dikkatle seçilmiş hastalara özgüdür ve dikkatli biçimde yorumlanmalıdır; çünkü bu çalışma, BT’nin seçilmemiş hemodinamik olarak instabil hastalarda güvenliğini ortaya koymamaktadır. BT cihazının resüsitasyon alanına yakın konumu hızlı görüntülemeyi kolaylaştırmış olup, bulgular BT'nin uzak konumlandığı kurumlara genellenemeyebilir.
Hip fractures are a major public health problem associated with substantial mortality and morbidity, particularly among older adults. More than 90% of hip fractures occur in individuals aged 50 years and older, and the incidence increases with age because of osteoporosis and declining bone quality. This study aimed to examine the association between surgical treatment method and short- and long-term mortality after hip fracture, with an emphasis on age-stratified outcomes. This retrospective cohort study included patients aged 65 years and older who underwent surgery for hip fracture at a tertiary care center. Age and time to surgery were analyzed as continuous variables, whereas sex, surgical method, comorbidities, and follow-up status were analyzed as categorical variables. Baseline characteristics were compared between surgical treatment groups using the independent samples t-test or Mann-Whitney U test for continuous variables and the chi-square test for categorical variables, as appropriate. Cumulative mortality at predefined time points was assessed descriptively, and overall survival was evaluated using Kaplan-Meier survival analysis with comparisons performed using the log-rank test. A total of 885 patients met the inclusion criteria; 509 patients (57.5%) underwent hemiarthroplasty and 376 patients (42.5%) underwent osteosynthesis. There was no significant difference in one-year cumulative mortality between the groups (p=0.984). At five years, cumulative mortality was higher in the hemiarthroplasty group than in the osteosynthesis group (68.1% vs. 58.5%, p=0.003). Among patients with a Charlson Comorbidity Index ≤5, five-year cumulative mortality was also higher following hemiarthroplasty (61.1% vs. 50.1%, p=0.010). Kaplan-Meier analysis demonstrated significant differences in overall survival between the surgical treatment groups. Higher long-term mortality following hemiarthroplasty was more evident among younger elderly patients and those with a lower comorbidity burden, whereas differences were less pronounced in older patients or those with greater comorbidity. Kalça kırıkları, özellikle ileri yaşlı bireylerde yüksek mortalite ve morbidite ile ilişkili önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kalça kırıklarının %90’ından fazlası 50 yaş ve üzerindeki bireylerde görülmekte olup, osteoporoz ve kemik kalitesindeki bozulmaya bağlı olarak insidans yaşla birlikte artmaktadır. Bu çalışmanın amacı, kalça kırığı sonrası uygulanan cerrahi tedavi yöntemleri ile kısa ve uzun dönem mortalite arasındaki ilişkiyi, yaşa göre alt grup analizlerine odaklanarak incelemektir. Bu retrospektif kohort çalışmasına, üçüncü basamak bir sağlık merkezinde kalça kırığı nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan 65 yaş ve üzerindeki hastalar dâhil edildi. Yaş ve cerrahiye kadar geçen süre sürekli değişkenler olarak; cinsiyet, cerrahi yöntem, komorbiditeler ve takip durumu kategorik değişkenler olarak analiz edildi. Başlangıç özellikleri, cerrahi yöntem grupları arasında sürekli değişkenler için bağımsız örneklem t testi veya Mann–Whitney U testi, kategorik değişkenler için ise ki-kare testi kullanılarak karşılaştırıldı. Önceden belirlenmiş zaman noktalarındaki kümülatif mortalite tanımlayıcı olarak değerlendirildi; genel sağkalım ise Kaplan–Meier sağkalım analizi ile incelendi ve gruplar log-rank testi kullanılarak karşılaştırıldı. Toplam 885 hasta çalışma kriterlerini karşıladı; bunların 509’u (%57.5) hemiartroplasti, 376’sı (%42.5) ise osteosentez ile tedavi edilmişti. Gruplar arasında 1 yıllık kümülatif mortalite açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.984). Beş yıllık takipte ise hemiartroplasti grubunda kümülatif mortalite, osteosentez grubuna kıyasla daha yüksekti (%68.1 ve %58.5; p=0.003). Charlson Komorbidite İndeksi ≤5 olan hastalarda da 5 yıllık kümülatif mortalite, hemiartroplasti sonrası daha yüksek bulundu (%61.1 vs %50.1; p=0.010). Kaplan–Meier analizine göre genel sağkalım, cerrahi yöntem grupları arasında farklılık göstermekteydi. Hemiartroplasti sonrası uzun dönem mortalitenin daha yüksek olması, özellikle daha genç hastalarda ve komorbidite yükü daha düşük olan bireylerde belirginken; ileri yaşlı veya daha fazla komorbiditesi olan hastalarda cerrahi yöntemler arasındaki fark daha sınırlı bulunmuştur.
Mortality rates are high in patients undergoing emergency surgery for obstructed colon adenocarcinoma. The etiology of mortality is multifactorial, and parameters with high predictive value are still needed. The aim of this study was to investigate the relationship between the blood urea nitrogen-to-serum albumin ratio (BAR) and short-term mortality in patients with obstructed colon cancer undergoing emergency surgery. This retrospective cohort study included patients with obstructed colon adenocarcinoma who underwent emergency surgery at two tertiary care centers between January 2015 and December 2024. Baseline characteristics, laboratory findings, operative details, and clinical data were collected. According to time-dependent receiver operating characteristics (ROC) analysis, the optimal cut-off value for pretreatment BAR was 0.68. Data from patients who died within the first 30 days and those who survived were compared. Univariate and multivariate Cox regression analyses were performed to evaluate the association between BAR and other factors with early mortality. A total of 173 patients underwent emergency surgery, and 17 (9.8%) experienced early mortality. In multivariate logistic regression analysis, age (≥75 years), lactate level, neutrophil count, and BAR ≥0.68 (odds ratio: 7.053; 95% confidence interval: 1.728-28.785; p=0.006) were identified as significant risk factors for early mortality in patients undergoing emergency surgery for obstructed colon cancer. Mortality in patients undergoing emergency surgery for obstructed colon cancer is high and multifactorial. BAR is a cost-effective, easily measurable, and useful predictor of early mortality. Tıkalı kolon adenokarsinomunda acil cerrahiye başvuran hastalarda mortalite oranları yüksektir. Mortalitenin etiyolojisi çok faktörlüdür ve yüksek prediktif değere sahip parametreler hala gereklidir. Bu çalışmanın amacı, acil cerrahiye başvuran tıkalı kolon kanseri hastalarında kan üre azotu/serum albümin oranı (BAR) ile kısa dönem mortalite arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bu çalışma, Ocak 2015 ile Aralık 2024 tarihleri arasında iki üçüncü basamak sağlık merkezinde acil cerrahi uygulanan tıkayıcı kolon adenokarsinomu hastalarını kapsayan retrospektif bir kohort çalışmasıdır. Başlangıç özellikleri, laboratuvar, cerrahi ve klinik veriler elde edilmiştir. Zamana bağlı alıcı işletim karakteristikleri (ROC) analizine göre, tedavi öncesi BAR için optimal kesme değeri 0.68 olarak belirlenmiştir. İlk 30 gün içinde mortalite olan ve olmayan hastaların verileri karşılaştırılmıştır. BAR ile erken mortalite arasındaki ilişkiyi araştırmak için tek değişkenli ve çok değişkenli Cox regresyon analizi kullanılmıştır. Toplam 173 hasta acil cerrahiye alınmış ve 17'si (%9.8) erken mortaliteye gelişmiştir. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, yaş (≥75 yıl), laktat düzeyi, nötrofil sayısı ve BAR≥0.68 (odds oranı, 7.053; %95 güven aralığı, 1,728-28,785; p=0.006) tıkayıcı kolon kanseri nedeniyle acil cerrahi geçiren hastalarda erken mortalite için önemli risk faktörleri olarak belirlendi. Acil cerrahi gerektiren tıkanmış kolon kanserinde mortalite yüksektir ve çok faktörlüdür. BAR, maliyet etkin, kolayca ölçülebilir ve erken mortalitenin öngörücüsü olarak yararlıdır.
Acute appendicitis during pregnancy is the most common indication for non-obstetric emergency surgery. However, physiological changes associated with pregnancy can reduce the sensitivity of its clinical signs and symptoms. This study aimed to compare the diagnostic performance of the Alvarado, Appendicitis Inflammatory Response (AIR), Raja Isteri Pengiran Anak Saleha Appendicitis (RIPASA), and Tzanakis scoring systems in pregnant patients, as well as to evaluate surgical outcomes. A total of 39 pregnant patients who underwent surgery for acute appendicitis between January 2017 and January 2025 were retrospectively analyzed. Demographic characteristics, gestational age, clinical presentation, laboratory parameters (white blood cell count [WBC], C-reactive protein [CRP]), ultrasonography findings, surgical approach (open vs. laparoscopic), histopathological results, and maternal and fetal outcomes were recorded. Alvarado, AIR, RIPASA, and Tzanakis scores were calculated for each patient. Patients were stratified into risk categories based on established cut-off values from the literature, and diagnostic performance was assessed against histopathological findings. The mean age was 26.0±5.3 years, and the mean gestational age was 19.6±7.9 weeks; 53.8% of patients were in the second trimester. Open appendectomy was performed in 61.5% of cases, while 38.5% underwent laparoscopic appendectomy. High-risk classification rates were 66.7% for Alvarado, 69.2% for AIR, and 79.5% for both RIPASA and Tzanakis scores. Histopathology confirmed acute appendicitis in 66.7% of patients, perforated appendicitis in 15.4%, and a normal appendix in 17.9%. WBC and CRP levels were significantly higher in patients with confirmed appendicitis (p<0.05). The highest sensitivity and specificity were observed with the RIPASA (93.7% and 85.7%, respectively) and Tzanakis (90.6% and 71.4%) scoring systems. Laparoscopic surgery was associated with a shorter hospital stay compared to open surgery (p<0.001), with comparable maternal and fetal safety outcomes. Clinical scoring systems are effective and reliable tools for diagnosing acute appendicitis in pregnant patients, with the RIPASA score demonstrating the highest diagnostic accuracy. Elevated CRP levels and leukocytosis may further support diagnosis. Laparoscopic appendectomy is a safe option associated with a shorter hospital stay compared with open surgery. These findings support the safe use of both clinical scoring systems and laparoscopic surgery in pregnant patients. Gebelikte akut apandisit, obstetrik patolojiler dışında en sık acil cerrahi nedenidir. Gebelikteki fizyolojik değişimler akut apandisit semptom ve bulgularının duyarlılığını azaltmaktadır. Bu çalışmanın amacı, gebe hastalarda Alvarado, Appendicitis Inflammatory Response (AIR), Raja Isteri Pengiran Anak Saleha Appendicitis (RIPASA) ve Tzanakis skorlama sistemlerinin etkinliğini karşılaştırmak ve cerrahi tekniklerin sonuçlarını değerlendirmektir. Ocak 2017-Ocak 2025 tarihleri arasında, akut apandisit tanısı ile ameliyat edilen 39 gebe hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, gestasyonel haftaları, semptom ve bulguları, laboratuvar parametreleri (WBC, CRP), ultrasonografi bulguları, uygulanan cerrahi teknikler (açık/laparoskopik), histopatolojik sonuçlar, maternal ve fetal komplikasyonlar kaydedildi. Alvarado, AIR, RIPASA ve Tzanakis skorları hesaplanarak hastalar literatürde belirlenen kestirim değerlerine göre risk gruplarına ayrıldı ve histopatolojik tanı ile karşılaştırıldı. Hastaların yaş ortalaması 26.0±5.3 yıl, gestasyonel haftaları 19.6±7.9 idi; %53.8’i II. trimesterdeydi. Hastaların %61.5’ine açık apendektomi, %38.5’ine laparoskopik apendektomi yapıldı. Hastaların Alvarado skoruna göre %66.7’si, AIR skoruna göre %69.2’si, RIPASA ve Tzanakis skorlarına göre %79.5’i yüksek risk grubundaydı. Histopatolojik olarak olguların %66.7’si akut apandisit, %15.4’ü perfore apandisit, %17.9’u normal apendiks olarak değerlendirildi. Akut apandisit tanılı hastalarda WBC ve CRP düzeyleri anlamlı şekilde yüksek bulundu (p<0.05). Skorlama sistemlerinin duyarlılık ve özgüllük oranları RIPASA (%93.7 ve %85.7) ve Tzanakis (%90.6 ve %71.4) skorlarında en yüksek olarak izlendi. Laparoskopik cerrahi, açık cerrahiye kıyasla daha kısa hastanede kalış süresi sağladı (p<0.001) ve maternal/fetal komplikasyonlar açısından benzer güvenlik profiline sahipti. Gebelerde akut apandisit tanısında klinik skorlama sistemleri etkin ve güvenilir bir araçtır; RIPASA skoru en yüksek tanısal performansı göstermektedir. CRP yüksekliği ve lökositoz, tanıya katkı sağlayabilir. Laparoskopik apendektomi, açık cerrahiye kıyasla kısa hastanede kalış süresi ile güvenli bir seçenektir. Bu bulgular, gebe hastalarda hem klinik skorlama sistemlerinin hem de laparoskopik cerrahinin güvenle kullanılabileceğini desteklemektedir.
Liver trauma remains a major contributor to morbidity in patients with abdominal injuries. Although nonoperative management (NOM) is widely accepted in hemodynamically stable patients, the relationship between American Association for the Surgery of Trauma (AAST) injury grade, laboratory parameters, transfusion requirements, and the need for surgical intervention remains unclear. This retrospective observational study included 53 patients with radiologically or intraoperatively confirmed liver lacerations treated at a tertiary surgical center between October 2024 and May 2025. Data collected included demographics, vital signs, AAST injury grade, laboratory values, transfusion requirements, imaging use, and clinical outcomes. Statistical analyses were performed using analysis of variance (ANOVA), chi-square/Fisher's exact tests, and logistic regression. The mean age was 41.4 years, with 67.9% of patients being male. The most common mechanism of injury was motor vehicle accidents (56.6%). On admission, 64.2% of patients had AAST grade I-II injuries, while 7.5% had grade IV injuries. NOM was successful in 81.1% of cases, with 18.9% requiring operative intervention. No in-hospital mortality was observed. Changes in hemoglobin and hematocrit levels were not significantly associated with injury grade or the need for surgery. However, transfusion requirements increased with injury severity, including erythrocyte suspension (p=0.006) and fresh frozen plasma (p<0.001). Follow-up imaging (n=25) demonstrated stable or improved findings in 96% of patients. Logistic regression analysis did not identify independent predictors of surgical intervention. NOM of liver lacerations is safe and effective, with excellent outcomes and no mortality observed in this cohort. Although AAST injury grade alone did not predict the need for surgery, transfusion requirements correlated with injury severity, high-lighting their value as practical indicators in clinical decision-making. Karaciğer travması, abdominal yaralanmalarda morbiditenin önde gelen nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir. Hemodinamik olarak stabil hastalarda nonoperatif tedavi (NOM) yaygın olarak kabul görse de American Association for the Surgery of Trauma (AAST) yaralanma derecesi, laboratuvar parametreleri, transfüzyon gereksinimleri ve cerrahi ihtiyacı arasındaki ilişki hâlâ tartışmalıdır. Bu retrospektif gözlemsel çalışmaya, üçüncü basamak bir cerrahi merkezde Ekim 2024-Mayıs 2025 tarihleri arasında yönetilen, radyolojik veya intraoperatif olarak doğrulanmış karaciğer laserasyonu olan 53 hasta dâhil edildi. Demografik veriler, vital bulgular, AAST derecesi, laboratuvar değerleri, transfüzyon gereksinimleri, görüntüleme kullanımı ve klinik sonuçlar kaydedildi. İstatistiksel analizlerde ANOVA, ki-kare/Fisher testleri ve lojistik regresyon kullanıldı. Hastaların ortalama yaşı 41.4 yıl olup, %67.9’u erkekti. Yaralanma mekanizması çoğunlukla trafik kazalarıydı (%56.6). Başvuru sırasında hastaların %64.2’sinde AAST derece I-II, %7.5’inde derece IV yaralanma saptandı. NOM başarısı %81.1 iken, %18.9 hastada cerrahi gereksinimi oldu. Hastane içi mortalite gözlenmedi. Hemoglobin ve hematokrit düşüşü, yaralanma derecesi veya cerrahi gereksinimi ile anlamlı ilişki göstermedi. Buna karşın, transfüzyon gereksinimleri şiddetle birlikte arttı: eritrosit süspansiyonu (p=0.006) ve taze donmuş plazma (p<0.001). Takip görüntülemelerinde (n=25) olguların %96’sında yaralanma derecesinin stabil veya iyileşmiş olduğu görüldü. Lojistik regresyon analizinde cerrahi için bağımsız bir prodüktör belirlenmedi. Karaciğer laserasyonlarında NOM, güvenli ve etkili bir tedavi seçeneğidir; bu kohortta mükemmel sonuçlar ve mortalite olmamasıyla dikkat çekmektedir. AAST derecesi tek başına cerrahi gereksinimini öngörmemiş olsa da, transfüzyon gereksinimleri yaralanma şiddeti ile korelasyon göstermiştir; bu da klinik karar verme sürecinde pratik göstergeler olarak değerlerini ortaya koymaktadır.
Middle meningeal artery (MMA) embolization has emerged as a promising therapeutic option in the management of chronic subdural hematoma (cSDH). However, data specifically focusing on trauma-related cSDH remain limited. This study aimed to evaluate the safety and clinical outcomes of MMA embolization in patients with trauma-related cSDH and to investigate radiological predictors of treatment success. This retrospective study included patients with trauma-related cSDH who underwent MMA embolization at our institution between 2024 and 2025. Demographic, clinical, and radiological data-including midline shift (MLS) and hematoma thickness-were systematically collected. Functional outcomes were assessed using the modified Rankin Scale (mRS). Recurrence, need for surgical intervention, procedural complications, and mortality were recorded. Receiver operating characteristic (ROC) analysis was performed to evaluate the predictive value of midline shift for treatment failure. A total of 52 patients with a documented history of trauma were included. Embolization alone was performed in 43 patients (82.7%), whereas nine patients (17.3%) underwent combined embolization and surgical treatment. Preprocedural MLS was significantly greater in the embolization-plus-surgery group than in the embolization-only group (7.6±3.9 mm vs. 4.5±3.8 mm, p=0.03). No significant between-group differences were observed in residual hematoma thickness or MLS at 6 weeks (p>0.05). Functional out-comes improved at 90 days compared with baseline. An MLS threshold of 4.5 mm demonstrated the highest predictive accuracy for treatment failure, with a sensitivity of 78% and a specificity of 56%. MMA embolization appears to be a safe and clinically feasible treatment option for trauma-related cSDH. In carefully selected patients, it may serve as both an adjunct and an alternative to surgery. MLS may represent a practical and readily accessible parameter for risk stratification and patient selection. Prospective controlled studies are warranted to further validate these findings. Middle meningeal arter (MMA) embolizasyonu, kronik subdural hematom (kSDH) tedavisinde umut verici bir terapötik seçenek olarak öne çıkmıştır. Ancak özellikle travmaya bağlı kSDH olgularına odaklanan veriler sınırlıdır. Bu çalışmada, travmaya bağlı kSDH hastalarında MMA embolizasyonunun güvenliğinin ve klinik sonuçlarının değerlendirilmesi ve tedavi başarısının radyolojik belirleyicilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu retrospektif çalışmaya, 2024–2025 yılları arasında kurumumuzda travmaya bağlı kSDH nedeniyle MMA embolizasyonu uygulanan hastalar dahil edilmiştir. Demografik, klinik ve radyolojik veriler - orta hat kayması (MLS) ve hematom kalınlığı - sistematik olarak toplanmıştır. Fonksiyonel sonuçlar, modifiye Rankin Skalası (mRS) kullanılarak değerlendirilmiştir. Nüks, cerrahi gereksinimi, işleme bağlı komplikasyonlar ve mortalite kaydedilmiştir. MLS’nin tedavi başarısızlığını öngörmedeki değerini değerlendirmek amacıyla ROC analizi yapılmıştır. Travma öyküsü bilinen toplam 52 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Kırk üç hastada (%82.7) yalnızca embolizasyon uygulanırken 9 hastada (%17.3) embolizasyon ve cerrahi kombine edilmiştir. İşlem öncesi MLS değeri, yalnızca embolizasyon uygulanan gruba kıyasla embolizasyon + cerrahi grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (7.6±3.9 mm’ye karşı 4.5±3.8 mm; p=0.03). Altıncı haftada rezidüel hematom kalınlığı veya MLS açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Doksanıncı günde fonksiyonel durumun başlangıca göre iyileştiği gözlenmiştir. 4.5 mm’lik MLS eşik değeri, tedavi başarısızlığını öngörmede en yüksek prediktif doğruluğu göstermiş olup %78 duyarlılık ve %56 özgüllük sağlamıştır. MMA embolizasyonu, travmaya bağlı kSDH tedavisinde güvenli ve klinik olarak uygulanabilir bir seçenek gibi görünmektedir. Uygun hasta seçimi yapıldığında cerrahiye hem tamamlayıcı hem de alternatif bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. MLS, risk sınıflandırması ve hasta seçimi açısından pratik ve erişilebilir bir parametre olabilir. Bu bulguların doğrulanması için prospektif kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
Acute tendinous mallet finger (Doyle type I) is commonly treated with continuous immobilization of the distal interphalangeal (DIP) joint; however, treatment success largely depends on patient compliance. Percutaneous intramedullary (IM) Kirschner wire DIP joint transfixation represents a minimally invasive surgical alternative, although the clinical relevance of different pin configurations remains unclear. This study compared conservative and surgical treatment methods and evaluated the impact of different pin configurations on clinical outcomes. This retrospective cohort study included 93 adult patients with acute tendinous mallet finger who presented within 7 days of injury and were followed for at least 12 months. Patients were allocated into three groups: conservative treatment with a tape-reinforced Stack splint (n=33), percutaneous IM Kirschner wire DIP joint transfixation with the pin left exposed (n=30), and IM transfixation with the pin buried within the fingertip pulp (n=30). The primary outcome was residual DIP joint extension lag at final follow-up. Secondary outcomes included functional results according to the Crawford criteria and treatment-related complications. Baseline DIP extension lag did not differ significantly among the groups (p=0.801). At final follow-up, residual extension lag was significantly greater in the conservative group (median 4°) compared with the surgical groups (0.5° and 1°, respectively; p<0.001). Multicategorical analysis of Crawford grades showed no significant intergroup difference (p=0.095); however, dichotomous analysis (excellent + good outcomes) demonstrated significantly higher success rates in the surgically treated groups compared with the con-servative group (p=0.014). Skin maceration was more frequent in the conservative group (p<0.001), whereas pin-site irritation was significantly more common in the exposed pin group (p=0.006). No significant differences were observed among the groups regarding superficial infection. In patients with acute tendinous mallet finger, percutaneous IM Kirschner wire DIP joint transfixation provides superior extension control and higher functional success rates compared with conservative treatment. Although pin configuration does not significantly influence functional outcomes, it affects patient comfort and the complication profile. Treatment decisions should therefore be individualized based on patient compliance and functional expectations. Akut tendinöz çekiç parmak (Doyle tip I) olgularında tedavi genellikle distal interfalangeal (DIP) eklemin uzun süreli immobilizasyonuna dayanır; ancak tedavi başarısı büyük ölçüde hasta uyumuna bağlıdır. Perkütan intramedüller (IM) K-teli ile DIP eklem transfiksasyonu cerrahi bir alternatif olarak uygulanabilmekte, ancak farklı pin konfigürasyonlarının klinik sonuçlara etkisi net değildir. Bu çalışmada konservatif ve cerrahi tedavi yöntemleri karşılaştırılmış ve farklı pin konfigürasyonlarının klinik sonuçlara etkisi değerlendirilmiştir. Bu retrospektif kohort çalışmaya, yaralanmadan sonraki ilk 7 gün içinde başvuran ve en az 12 ay süreyle takip edilen 93 erişkin akut tendinöz çekiç parmak hastası dahil edildi. Hastalar üç gruba ayrıldı: Bantlı Stack ateli ile konservatif tedavi (n=33), pinin dışarıda bırakıldığı perkütan IM K-teli ile DIP eklem transfiksasyonu (n=30) ve pinin parmak ucu pulpası içine gömülü bırakıldığı IM transfiksasyon (n=30). Primer sonlanım ölçütü son kontrolde ölçülen rezidüel DIP eklem ekstansiyon kaybıydı. Sekonder sonlanım ölçütleri Crawford kriterlerine göre fonksiyonel sonuçlar ve tedaviye bağlı komplikasyonlardı. Başlangıç DIP eklem ekstansiyon kaybı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.801). Son kontrolde rezidüel ekstansiyon kaybı konservatif tedavi grubunda anlamlı derecede daha yüksek bulunurken (medyan 4°), cerrahi gruplarda daha düşük değerler saptandı (0.5° ve 1°; p<0.001). Crawford kriterlerinin çok kategorili analizinde gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi (p=0.095); ancak ikili analizde (mükemmel + iyi sonuçlar) cerrahi gruplarda başarı oranı konservatif tedaviye göre anlamlı derecede daha yüksekti (p=0.014). Konservatif tedavi grubunda cilt maserasyonu daha sık görülürken (p<0.001), pinle ilişkili irritasyon pinin dışarıda bırakıldığı grupta daha yüksek oranda izlendi (p=0.006). Gruplar arasında yüzeyel enfeksiyon açısından anlamlı fark saptanmadı. Akut tendinöz çekiç parmak olgularında perkütan IM K-teli ile DIP eklem transfiksasyonu, konservatif tedaviye kıyasla daha iyi ekstansiyon kontrolü ve daha yüksek fonksiyonel başarı oranları sağlamaktadır. Pin konfigürasyonu fonksiyonel sonuçları belirgin biçimde etkilememekle birlikte, hasta konforu ve komplikasyon profili üzerinde etkili olmaktadır. Tedavi seçimi hasta uyumu ve fonksiyonel beklentiler göz önünde bulundurularak bireyselleştirilmelidir.
This retrospective study aimed to evaluate anesthesia management, intraoperative support strategies, and 60-day clinical outcomes in patients requiring surgical intervention, including fasciotomy and/or amputation, due to crush and compartment syndrome following the February 6, 2023, Kahramanmaraş earthquakes. The study also sought to identify predictors of mortality and contribute to the field of disaster medicine. This single-center study reviewed the data of 64 patients who underwent emergency surgery between February 6 and April 6, 2023. Retrospectively collected and analyzed data included patient demographics, ASA (American Society of Anesthesiologists) physical status classification, anesthesia techniques used, intraoperative support provided, and 60-day follow-up clinical outcomes, including mortality, renal function, and muscle necrosis markers. Most patients (93.8%) underwent surgery under general anesthesia due to systemic instability. This finding highlights the critical role of the systemic effects of traumatic injuries and crush syndrome in the choice of anesthesia. The 60-day mortality rate was 11.1%. Significant decreases in muscle necrosis markers, such as CK, AST, and ALT, were observed after fasciotomy. This finding suggests that even delayed fasciotomy may be effective in reducing the systemic toxic load. A key finding was that the preoperative albumin/lactate ratio was identified as a strong and independent predictor of mortality. This ratio may serve as a practical biomarker for patient risk stratification and prognosis. In cases of crush and compartment syndrome following an earthquake, general anesthesia was widely preferred over regional techniques because of patients' severe systemic instability. The data show that surgical interventions, such as fasciotomy, can successfully reduce the systemic toxic load and improve patient outcomes. Furthermore, a simple biomarker, such as the preoperative albumin/lactate ratio, could be a critical tool for predicting patient risk and mortality, especially in resource-limited settings following a disaster. This study provides important information for planning anesthesia and surgical management strategies in similar disaster situations. Bu retrospektif çalışma, 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri sonrası crush ve kompartman sendromu nedeniyle cerrahi müdahale (fasyotomi ve/veya ampütasyon) gerektiren hastalarda anestezi yönetimini, intraoperatif destek stratejilerini ve 60 günlük klinik sonuçları değerlendirmeyi amaçlamıştır. Çalışma, mortaliteyi öngören belirteçleri belirleyerek afet tıbbı alanına katkı sağlamayı hedeflemektedir. Tek merkezli olarak yürütülen bu çalışma kapsamında, 6 Şubat–6 Nisan 2023 tarihleri arasında acil cerrahi uygulanan 64 hastanın verileri incelenmiştir. Demografik bilgiler, hastaların ASA (Amerikan Anesteziyoloji Derneği) fiziksel durum sınıflandırması, uygulanan anestezi teknikleri, operasyon sırasında verilen destek tedavileri ve 60 günlük takip süresince elde edilen klinik sonuçlar (mortalite, böbrek fonksiyonları, kas nekrozu belirteçleri) retrospektif olarak toplanmış ve analiz edilmiştir. Hastaların büyük çoğunluğu (%93.8) sistemik instabilite nedeniyle genel anestezi altında ameliyat edilmiştir. Bu durum, travmatik yaralanmaların ve crush sendromunun sistemik etkilerinin anestezi seçimindeki belirleyici rolünü göstermektedir. 60 günlük takip sürecinde mortalite oranı %11.1 olarak belirlenmiştir. Fasyotomi sonrası kas nekrozu belirteçleri olan CK, AST ve ALT seviyelerinde anlamlı düşüşler gözlenmiştir. Bu bulgu, geç uygulanan fasyotominin dahi sistemik toksik yükü azaltmada etkili olabileceğini ortaya koymaktadır. En önemli bulgulardan biri, preoperatif albümin/laktat oranının mortalite için güçlü ve bağımsız bir öngörücü olarak saptanmasıdır. Bu oran, hastaların risk sınıflandırması ve prognoz tahmini için pratik bir biyobelirteç olarak öne çıkmaktadır. Deprem sonrası crush ve kompartman sendromu gibi durumlarda hastaların şiddetli sistemik instabilitesi nedeniyle genel anestezi, bölgesel tekniklere kıyasla daha yaygın olarak tercih edilmiştir. Elde edilen veriler, fasyotomi gibi cerrahi müdahalelerin sistemik toksik yükü başarılı bir şekilde düşürdüğünü ve hasta sonuçlarını iyileştirebileceğini göstermektedir. Ayrıca, preoperatif albümin/laktat oranı gibi basit bir biyobelirtecin, özellikle kısıtlı kaynakların olduğu afet bölgelerinde, hasta riskini ve mortaliteyi öngörmede kritik bir araç olabileceği sonucuna varılmıştır. Bu çalışma, benzer afet durumlarında anestezi ve cerrahi yönetim stratejilerinin planlanması için önemli bilgiler sunmaktadır.
Acute appendicitis is one of the most common emergency surgical conditions and may progress to perforation, sepsis, and mortality if not treated promptly. This study aimed to evaluate the effectiveness of the Raja Isteri Pengiran Anak Saleha Appendicitis (RIPASA) score and the Modified Alvarado Scoring System (MASS) in identifying perforated acute appendicitis. This study included 164 patients admitted to the General Surgery Department between June 2023 and December 2023 with a preliminary diagnosis of acute appendicitis. MASS and RIPASA scores, along with demographic data, were obtained from the Hospital Information Management System (HIMS) at the time of diagnosis. A total of 153 patients were included in the final analysis. The mean age was 35.2±14.1 years (range: 18-82 years). Perforation was identified in 15.8% of cases evaluated by ultrasonography (USG) and 6.1% of those assessed by computed tomography (CT). A RIPASA score >7 demonstrated a sensitivity of 71.1% and a specificity of 54.7% for detecting perforation. Patients with perforation had significantly higher RIPASA and MASS scores (both p<0.001) and longer hospital stays (p<0.001). Compared with the MASS scoring system, the RIPASA score demonstrates higher sensitivity and specificity and is associated with greater inflammation when elevated. Its incorporation into routine clinical practice may facilitate faster, more efficient, and cost-effective management in emergency and general surgical settings. Akut apandisit dünya genelinde en sık karşılaşılan ve acil cerrahi müdahale gerektiren genel cerrahi acillerinden birisidir. Akut apandisit erken dönemde tedavi edilmediği takdirde perforasyon, sepsis ve mortalite ile seyredebilir; bu nedenle erken tanı ve tedavi önemlidir. Bu çalışmada, perfore akut apandisitlerin tanısında Raja Isteri Pengiran Anak Saleha Appendicitis (RIPASA) ve Modifiye Alvarado Skor Sistemi'nin (MASS) etkinliğini araştırmayı amaçladık. Bu çalışmaya, genel cerrahi kliniğine Haziran 2023-Aralık 2023 tarihleri arasında akut apandisit ön tanısıyla yatırılan 164 hasta alındı. Hastaların cinsiyet, yaş, başvuru esnasındaki MASS ve RIPASA skorları, preoperatif görüntüleme bulguları, yapılan ameliyatın türü, hastaların yatış süresi ve postoperatif patoloji sonuçları retrospektif olarak Hastane Bilgi Yönetimi Sistemleri (HBYS) üzerinden toplandı. Çalışmaya alınan 153 hastanın yaş ortalaması 35.2±14.1 yıl idi (dağılım, 18-82 yaş). Ultrasonografi (USG) ile değerlendirilen olguların %15.8’inde, Bilgisayarlı Tomografi (BT) ile değerlendirilenlerin %6.1’inde perforasyon bildirildi. RIPASA skorunun 7’nin üzerinde olması perforasyon için %71.1 sensitivite, %54.7 spesifite göstermekteydi. Perforasyon izlenen olguların RIPASA (p<0.001) ve MASS (p<0.001) skorları daha yüksek, hospitalizasyon süresi daha uzundu (p<0.001). RIPASA skoru MASS skoruna göre daha yüksek sensitive ve spesifiteye sahiptir ve RIPASA skorunun daha yüksek değerlerde olması daha şiddetli inflamasyonun bir göstergesidir. Bu nedenle acil servislerde ve genel cerrahi pratiğinde daha hızlı, etkin ve düşük maliyetli işlemler yapabilmek için günlük pratiğe hızlıca alınmalıdır.
The terrible triad of the elbow describes a complex injury pattern characterized by elbow subluxation or dislocation, rupture of the lateral ulnar collateral ligament (LUCL), and concomitant fractures of the radial head and coronoid process. This study aimed to evaluate and compare the clinical outcomes of patients with terrible triad injuries treated surgically at our institution, in whom coronoid fractures were managed using either screw fixation or the Tight-Rope technique. This retrospective cohort study included patients who underwent surgical treatment for terrible triad injuries between January 2017 and December 2023. Patients with Regan-Morrey type 2 or 3 coronoid fractures treated using the Tight-Rope technique were assigned to the Tight-Rope group, whereas those treated with screw fixation comprised the Screw group. Demographic characteristics, range of motion (ROM), visual analog scale (VAS) scores, and QuickDASH (Quick Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand) scores at 3, 6, and 12 months postoperatively were analyzed. Patients with type 1 fractures, medial collateral ligament (MCL) injuries, follow-up <12 months, or a history of systemic infection were excluded. Twenty-nine patients were included (11 in the Tight-Rope group and 18 in the Screw group). No significant differences were observed between the groups in terms of ROM or VAS and QuickDASH scores at 3, 6, and 12 months. After excluding cases requiring LUCL reconstruction and analyzing only patients who underwent LUCL repair (8 Tight-Rope, 13 Screw), the only statistically significant difference was a lower 12-month QuickDASH score in the Screw group. Complications included superficial cellulitis (1 Tight-Rope, 2 Screw) and heterotopic ossification (2 Tight-Rope, 3 Screw), all of which were managed conservatively. Post hoc power analysis based on 12-month QuickDASH scores, VAS scores, and elbow ROM (effect size d=0.77, α=0.05) demonstrated power of 77%, 71%, and 74%, respectively. Functional outcomes were largely comparable between Tight-Rope and screw fixation techniques. These findings align with emerging evidence questioning the routine necessity of coronoid fixation and underscore the importance of individualized surgical decision-making. Dirseğin “terrible triad” yaralanması; dirsek subluksasyonu veya dislokasyonu, lateral ulnar kollateral ligament (LUCL) yırtığı ve eşlik eden radius başı ile koronoid kırıklarını içeren kompleks bir yaralanma paternini ifade eder. Bu çalışma, kliniğimizde cerrahi olarak tedavi edilen terrible triad yaralanmalı hastalarda, koronoid kırıklarının vida fiksasyonu veya tight-rope tekniği ile tedavi edildiği hastaların klinik sonuçlarını değerlendirmeyi ve karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Bu geriye dönük kohort çalışmasına, Ocak 2017 ile Aralık 2023 tarihleri arasında “terrible triad” yaralanması nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan hastalar dâhil edilmiştir. Regan–Morrey tip 2 veya 3 koronoid kırığı bulunan ve Tight-Rope tekniğiyle tedavi edilen hastalar Tight-Rope grubuna, vida fiksasyonu ile tedavi edilenler ise Vida grubuna ayrılmıştır. Demografik özellikler ile birlikte 3., 6. ve 12. aylarda ölçülen hareket açıklığı (ROM), görsel analog skala (VAS) ve QuickDASH skorları analiz edilmiştir. Tip 1 kırığı olanlar, medial kollateral bağ (MCL) yaralanması bulunanlar, 12 aydan kısa takip süresi olanlar ve sistemik enfeksiyon öyküsü bulunan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Yirmi dokuz hasta çalışmaya dâhil edildi (11 Tight-Rope, 18 Vida). Üç, altı ve on iki aylık değerlendirmelerde iki grup arasında QuickDASH, ROM ve VAS skorları açısından anlamlı bir fark saptanmadı. LUCL rekonstrüksiyonları dışlanıp yalnızca LUCL tamiri yapılan hastalar incelendiğinde (8 Tight-Rope, 13 Vida), istatistiksel olarak anlamlı tek bulgu, vida grubunda 12. ay QuickDASH skorunun daha düşük olmasıydı. Komplikasyonlar arasında yüzeyel selülit (1 Tight-Rope, 2 Vida) ve heterotopik ossifikasyon (2 Tight-Rope, 3 Vida) yer aldı; tümü konservatif olarak tedavi edildi. Post-hoc güç analizi, 12. ay QuickDASH, VAS ve dirsek ROM değerlerine göre (etki büyüklüğü d=0.77 ve α=0.05), sırasıyla %77, %71 ve %74 güç gösterdiği görülmüştür. Bu çalışmanın bulguları, her iki tekniğin genel fonksiyonel sonuçlarının benzer olduğunu göstermektedir. Elde edilen sonuçlar, koronoid fiksasyonunun rutin olarak uygulanmasının gerekliliğini sorgulayan güncel literatürle uyumludur ve hasta bazlı, patolojiye özgü cerrahi karar verme süreçlerinin önemini vurgulamaktadır.
The Kahramanmaraş earthquake that occurred in Türkiye in 2023 affected 14 million people, resulting in 53,537 deaths and more than 100,000 injuries. In large-scale disasters, it is crucial to rapidly initiate complex treatment processes in hospitals equipped with tertiary intensive care units following the initial on-site response. In this study, we aimed to retrospectively analyze the types of trauma and the associated surgical and medical treatments of patients affected by the earthquake who were admitted to our level 3 intensive care unit. Our objective was to contribute to future disaster preparedness planning in healthcare institutions and to improve intensive care treatment strategies. This retrospective single-center study was conducted at Mersin City Training and Research Hospital. Clinical data of patients treated in the tertiary intensive care unit were reviewed. The recorded variables included demographic characteristics, time of hospital admission, length of hospital stay, complete blood count, creatine kinase, myoglobin, albumin levels, liver and renal func-tion tests, Acute Physiology and Chronic Health Evaluation II (APACHE II) score, type of trauma, presence of crush syndrome and acute kidney injury, surgical interventions and types of surgery, renal replacement therapy, blood transfusion, fluid therapy, nutritional support, requirement for mechanical ventilation, psychiatric support, hyperbaric oxygen therapy, mortality, and referral to another hospital. A total of 80 patients were included in the study; 53.8% were female, and the mean age was 49.93 years. The overall mortality rate was 22.5%. The mean age was higher in the mortality group, and lymphocyte count was also significantly higher in this group. The proportion of patients receiving renal replacement therapy was greater in the mortality group compared to survivors (p=0.035). Eleven patients died within the first five days of admission, and 13 of the deceased patients had acute kidney injury. Mechanical ventilation and total parenteral nutrition were more frequently required in the mortality group. Advanced age, the need for total parenteral nutrition, renal replacement therapy, and mechanical ventilation were identified as predictors of mortality among trauma patients followed in a tertiary intensive care unit. Türkiye'de 2023 yılında meydana gelen Kahramanmaraş depremi 14 milyon insanı etkilemiştir. Deprem 53.537 kişinin ölümüne ve 100.000'den fazla yaralının geride kalmasına neden olmuştur. Bu tür büyük afetlerde, sahada ilk müdahaleyi takiben gelişmiş yoğun bakım ünitesine sahip hastanelerde komplike tedavi süreçlerinin hızla başlatılması çok önemlidir. Bu çalışmada, depremden etkilenen ve 3. seviye yoğun bakım ünitemize kabul edilen hastaların travma türlerini, ilişkili cerrahi ve tıbbi tedavilerini retrospektif olarak analiz etmeyi planladık. Sonuç olarak, sağlık kurumlarında doğal afetlere yönelik hazırlıklar ve yoğun bakım ünitesindeki tedavi stratejileri hakkında ileriye dönük yapılacak planlamalara ilham olmayı amaçladık Bu retrospektif tek merkezli çalışma, Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin üçüncü basamak yoğun bakım ünitesinde tedavi gören hastaların klinik bilgilerinin toplandığı bir çalışmadır. Hastaların demografik verileri, hastaneye geliş zamanı, hastanede kalış süresi, tam kan sayımı, kreatin kinaz, miyoglobin, albümin düzeyleri, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, APACHE II skoru, travma tipi, ezilme sendromu, akut böbrek hasarı varlığı, cerrahi girişim, cerrahi tipleri, renal replasman tedavisi, kan transfüzyonu, sıvı tedavisi, beslenme desteği, mekanik ventilasyon ihtiyacı, psikiyatrik destek, hiperbarik oksijen tedavisi, mortalite, başka bir hastaneye sevk edilme durumları kaydedildi. Bu çalışmaya %53.8'i kadın olan ve yaş ortalaması 49.93 olan 80 hasta dahil edilmiştir. Mortalite oranı %22.5 olup ortalama yaş daha yüksektir, aynı şekilde lenfosit sayısı da anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Mortalite grubunda renal replasman tedavisi alan hasta yüzdesi sağ kalan gruba göre daha yüksekti. (p=0.035) Ölen hastaların 13'ünde akut böbrek hasarı mevcuttu ve 11 hasta ilk beş gün içinde öldü. Mekanik ventilasyon ve total parenteral beslenme uygulanan hastalar ölüm grubunda daha yaygındı. Üçüncü basamak yoğun bakım ünitesinde takip edilen travma hastalarında ileri yaş, total parenteral beslenme, renal replasman tedavisi ve mekanik ventilasyon varlığı mortalite için prediktör olarak bulunmuştur.
Isolated hypoglossal nerve injury is an infrequent occurrence in clinical and forensic traumatology practice. Its etiology includes trauma, malignancy, vascular events, autoimmune diseases, and complications of surgical procedures. Clinical manifestations resulting from nerve damage may present early or be delayed. We present the case of a 44-year-old woman who sustained a fracture of the third cervical vertebra following a traffic accident. An anterior approach was employed for instrumentation using an anterior plate spanning two cervical segments. The patient developed dysphagia and swallowing difficulties and subsequently underwent evaluation for disability status. Physical examination revealed significant atrophy and asymmetry of the right half of the tongue body, slight rightward deviation of the tongue apex at rest, and fasciculations. Electromyography performed 22 months after the injury demonstrated chronic axonal injury of the right hypoglossal nerve. Causality assessment favored the traffic accident as the initiating event, with postoperative edema and retraction likely contributing to progression. The condition was classified as permanent, and a 25% functional loss was assigned for tongue paralysis according to national disability criteria. This report highlights the diagnostic, prognostic, and legal complexities of delayed hypoglossal nerve palsy following cervical trauma and underscores the importance of a multidisciplinary approach in determining the etiology and prognosis of isolated hypoglossal nerve paralysis, as well as in establishing medical causality. Hipoglossal sinir paralizisi klinikte ve adli travmatolojide nadir görülen bir durumdur. Sinir hasarı etiyolojisinde travma, malignite, otoimmünite ve cerrahi komplikasyonlar gibi çeşitli nedenler bulunmaktadır. Sinir paralizisine bağlı semptom ve klinik bulgular erken dönemde veya gecikmiş olarak gözlenebilir. Bu yazıda trafik kazası sonucu servikal 3.vertebrasında fraktür gelişen 44 yaşındaki kadın bir olgu sunuldu. Anterior cerrahi yaklaşımla servikal vertebrada iki segmentte anterior plak ile enstrümantasyon yapılmıştır. Disfaji ve yutma şikayetleri gelişen hasta maluliyet açısından tarafımızca değerlendirildi. Fizik muayenede, dil sol yarısında atrofi ve asimetrik görünüm tespit edildi. Nötral pozisyonda dil apeksinde sağ deviasyon ve fasikülasyon görüldü. Kaza sonrası 22. ayda gerçekleştirilen elektromiyografide sağ hipoglossal sinirde kronik aksonal hasar tespit edildi. Hastadaki semptom ve bulguların, trafik kazasıyla illiyet bağının olduğu değerlendirildi. Cerrahi işlem ve postoperatif dönemde gelişen ödemin bulguları şiddetlendirdiği düşünüldü. Hastada dil paralizisine bağlı fonksiyonel kaybın kalıcı olduğu ve gelişen dil paralizisinin Erişkinler İçin Engellilik Değerlendirmesi Hakkında Yönetmelik hükümlerine göre hastada %25 engel oranına neden olduğu belirlendi. Bu olgu sunumunda, servikal travma sonrası gelişen gecikmiş izole hipoglossal sinir paralizisinin tanısal, prognostik ve medikolegal değerlendirmesindeki zorlukların tartışılmasıyla birlikte sinir hasarının etiyolojisi, prognozu ve illiyet bağının belirlenmesinde kapsamlı ve multidisipliner yaklaşımın öneminin vurgulanması amaçlandı.
This study aimed to investigate whether the severity of attention-deficit/hyperactivity disorder (ADHD) symptoms, particularly inattention and impulsivity, is associated with extremity fractures in children. Additionally, ADHD symptom scores were compared between surgically and conservatively treated fracture cases, and the relationship between trauma energy level and ADHD symptoms was evaluated. In this cross-sectional study, 160 children aged 7-17 years were evaluated. Participants were divided into three groups: children with surgically treated fractures (n=40), children with conservatively treated fractures (n=40), and fracture-free controls (n=80). ADHD symptoms were assessed using a parent-completed Screening and Assessment Scale based on the Diagnostic and Sta-tistical Manual of Mental Disorders, Fourth Edition (DSM-IV). Sociodemographic data, trauma mechanisms, and fracture characteristics were also documented. Children with fractures had significantly higher inattention scores (6.13±3.44 vs. 4.26±2.34; p<0.001), impulsivity scores (6.50±4.70 vs. 4.45±2.10; p=0.001), and total ADHD scores (12.60±6.41 vs. 8.74±3.62; p<0.001) compared with controls. No significant differences were observed between the surgical and conservative treatment groups or between low- and high-energy trauma subgroups. Sociodemographic variables and fracture history among siblings did not differ significantly between the groups. Higher ADHD symptom scores were significantly associated with the occurrence of extremity fractures in children. These findings suggest that assessing ADHD-related symptoms may provide useful insights during pediatric trauma evaluations. However, due to the cross-sectional design, temporality and causality cannot be established. Longitudinal studies are needed to confirm these associations. Bu çalışmanın amacı, çocuklarda dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB) semptom şiddetinin, özellikle dikkatsizlik ve dürtüsellik boyutlarının, ekstremite kırıkları ile ilişkili olup olmadığını araştırmaktır. Ayrıca, cerrahi ve konservatif olarak tedavi edilen kırık olguları arasında DEHB skorlarının karşılaştırılması ve travma enerji düzeyi ile DEHB semptomları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu kesitsel çalışmaya 7–17 yaş aralığında toplam 160 çocuk dahil edilmiştir. Katılımcılar üç gruba ayrılmıştır: cerrahi olarak tedavi edilen kırık olguları (n=40), konservatif olarak tedavi edilen kırık olguları (n=40) ve kırık öyküsü olmayan kontrol grubu (n=80). DEHB semptomları, ebeveynler tarafından doldurulan DSM-IV Temelli Tarama ve Değerlendirme Ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir. Sosyodemografik veriler, travma mekanizması ve kırık özellikleri kaydedilmiştir. Kırık saptanan çocuklarda, kontrol grubuna kıyasla dikkatsizlik (6.13±3.44’e karşı 4.26±2.34; p<0.001), dürtüsellik (6.50±4.70’e karşı 4.45±2.10; p=0.001) ve toplam DEHB puanlarının (12.60±6.41’e karşı 8.74±3.62; p<0.001) anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür. Cerrahi ve konservatif tedavi grupları arasında ya da düşük ve yüksek enerjili travma alt grupları arasında DEHB skorları açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sosyodemografik değişkenler ve kardeşlerde kırık öyküsü açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Yüksek DEHB semptom puanlarının, çocuklarda ekstremite kırığı görülme sıklığı ile anlamlı şekilde ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu bulgular, pediatrik travma değerlendirmelerinde DEHB ile ilişkili semptomların dikkate alınmasının yararlı olabileceğini düşündürmektedir. Ancak kesitsel tasarım nedeniyle nedensellik kurulamaz; bu ilişkinin yönünü ve olası klinik etkilerini değerlendirmek için ileriye dönük uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır.
A substantial proportion of earthquake-related fatalities result from severe trauma at the time of the event and entrapment under debris. Prolonged compression significantly increases the risk of developing crush syndrome, which is considered a critical determinant of mortality and morbidity. This study aimed to develop and evaluate a scale designed to assess pediatric surgical nurses' knowledge of earthquake-related crush syndrome. This methodological study was conducted between August and September 2023. The sample consisted of 77 pediatric surgical nurses working in pediatric surgery units of a city hospital who voluntarily participated in the study. Data were collected using a data collection form and a draft 30-item version of the scale. Content and construct validity were assessed to validate the instrument. Tetrachoric factor analysis was used to examine construct validity. Reliability was evaluated using the Kuder-Richardson Formula 20 coefficient and the person reliability coefficient. Rasch analysis was performed to assess item difficulty and discrimination. The Content Validity Index for the Earthquake-Related Crush Syndrome Knowledge Scale was 0.99. Tetrachoric factor analysis revealed two subdimensions comprising nine items. Goodness-of-fit indices for the confirmatory two-factor model indicated an acceptable to excellent fit. The Kuder-Richardson Formula 20 reliability coefficients were 0.90 for Factor 1 and 0.88 for Factor 2. According to Rasch analysis, the scale demonstrated a two-subdimension structure comprising seven items, with factor loadings ranging from 0.59 to 0.90; the factors were interrelated. In the Rasch model, the person reliability coefficient was 0.433, indicating low reliability. The mean absolute deviation of Q3 residual correlations (MADaQ3), used to assess model fit, was 0.116, while the information-weighted fit (infit) and outlier-sensitive fit (outfit) statistics were within the acceptable range (0.5-1.5). Preliminary findings suggest that the scale demonstrates acceptable validity and reliability for assessing pediatric surgical nurses' knowledge of earthquake-related crush syndrome. Depremle ilişkili ölümlerin önemli bir kısmı, olay anında meydana gelen ciddi travma ve enkaz altında kalmaya bağlıdır. Uzun süreli basıya maruz kalan hastalarda ezilme sendromu gelişme riski riski belirgin şekilde artmakta olup, bu durum mortalite ve morbiditeyi etkileyen kritik faktörlerden biri olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmanın amacı, çocuk cerrahisi hemşirelerinin depremle ilişkili ezilme sendromu hakkındaki bilgi düzeylerini değerlendirmeye yönelik bir ölçme aracı geliştirmek ve bu aracın psikometrik özelliklerini incelemektir. Bu metodolojik çalışma Ağustos ve Eylül 2023 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Örneklem, bir şehir hastanesinin çocuk cerrahisi birimlerinde görev yapan ve çalışmaya gönüllü olarak katılan 77 hemşireden oluşmuştur. Veriler, bir veri toplama formu ve 30 maddeden oluşan ölçeğin taslak versiyonu ile toplanmıştır. Ölçeğin geçerliliğini doğrulamak için içerik ve yapı geçerliliği testleri uygulanmıştır. Ölçeğin yapı geçerliliğini belirlemek için Tetrachoric Faktör Analizi kullanılmıştır. Ölçeğin güvenirliğini belirlemek için Kuder–Richardson (KR) 20 katsayısı ve kişi güvenirlik katsayısı hesaplanmıştır. Madde güçlük ve ayırt edicilik indekslerini incelemek üzere Rasch analizi gerçekleştirilmiştir. Depremle İlgili Ezilme Sendromu Bilgi Ölçeği için Kapsam Geçerlilik Endeksi 0.99 olarak hesaplanmıştır. Tetrahorik faktör analizi sonucunda, dokuz maddeden oluşan iki alt boyutlu bir yapı ortaya çıkmıştır. İki faktörlü doğrulayıcı model için incelenen uyum indeksleri kabul edilebilir ve mükemmel uyum düzeyleri göstermiştir. KR-20 güvenirlik katsayıları faktör 1 için 0.90, faktör 2 için 0.88 olarak hesaplanmıştır. Rasch analizi sonuçları, ölçeğin yedi maddeden oluşan iki alt boyutlu bir yapıya sahip olduğunu; madde yüklerinin 0.59 ile 0.90 arasında değiştiğini ve faktörlerin birbiriyle ilişkili olduğunu göstermiştir. Rasch modelinde kişi güvenirlik katsayısı 0.433 olup düşük düzeydedir. Model uyumunu değerlendirmek amacıyla hesaplanan MADaQ3 değeri 0.116 olup kabul edilebilir düzeydedir; infit ve outfit istatistikleri ise 0.5–1.5 aralığında bulunarak uygun uyum göstermiştir. Ön bulgular, ölçeğin pediatrik cerrahi hemşirelerinin depremle ilişkili ezilme sendromuna ilişkin bilgi düzeylerini ölçmede kabul edilebilir geçerlik ve güvenirlik gösterdiğini ortaya koymaktadır.
Anal canal stenosis is a functionally disabling condition that results in impaired continence, constipation, and decreased quality of life. Although most cases arise after anorectal surgery, high-energy blast trauma (HEBT) represents a distinct etiology characterized by extensive tissue loss and neuromuscular injury. Long-term outcomes of anoplasty in this setting remain insufficiently described. This retrospective study evaluated functional and quality-of-life outcomes following flap anoplasty for anal stenosis of both postoperative and trauma-related origins. All patients who underwent anoplasty between 2008 and 2015 with ≥12 months of follow-up were included. Functional status was assessed preoperatively and at 12 months postoperatively using the Modified Wexner Score, Wexner Constipation Scale, and the Fecal Incontinence Quality of Life (FIQL) questionnaire. Sphincter morphology was evaluated using endoanal ultrasonography. Statistical analyses included paired tests, effect size calculations, and multivariable logistic regression to identify independent predictors of good continence (Wexner score ≤5). Thirty-seven patients met the inclusion criteria: 27 with postoperative stenosis and 10 with blast-related trauma. Ano-plasty resulted in overall improvement in continence, constipation, and FIQL scores. However, functional recovery differed significantly by etiology: postoperative patients experienced substantial improvement, whereas blast-injured patients achieved only modest gains, reflecting persistent neuromuscular and fibrotic damage. Trauma cases demonstrated lower FIQL scores (14.7 vs. 16.8), higher constipation scores (8.1 vs. 7.2), and increased rates of fecal incontinence (20% vs. 11.1%). Sphincter integrity and shorter stricture length independently predicted good continence, while blast mechanism and advanced age were associated with reduced improvement. Anoplasty provides meaningful functional benefits in patients with anal stenosis; however, recovery is significantly attenuated in survivors of high-energy trauma. These findings underscore the importance of etiology-based planning, thorough sphinc-ter evaluation, and realistic patient counseling. Anal kanal darlığı, kontinans ve yaşam kalitesini bozan nadir ancak yıkıcı bir durumdur. Postoperatif fibrozis anorektal cerrahi sonrası en sık neden olmaya devam ederken, yüksek enerjili patlama travmaları, yaygın yumuşak doku kaybı, nöromüsküler hasar ve aşamalı yara yönetimiyle karakterize, farklı bir klinik tablo oluşturmaktadır. Anoplasti sonrası uzun dönem fonksiyonel sonuçlara ilişkin veriler, patlama yaralanması geçirmiş hastalarda sınırlıdır. Bu çalışma, hem elektif anorektal cerrahiye bağlı hem de savaşla ilişkili travmaya bağlı anal darlığı olan hastalarda anoplasti sonrası kontinans ve yaşam kalitesi sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladı. 2008-2015 yılları arasında anal darlık nedeniyle anoplasti uygulanan ve en az 12 aylık takibi bulunan hastalar çalışmaya dahil edildi. Kontinans ve yaşam kalitesi, ameliyat öncesi ve 12. ayda Modifiye Wexner ve FIQL (Fecal Incontinence Quality of Life) skorları ile değerlendirildi. Sfinkter bütünlüğü endoanal ultrasonografi ile incelendi. İyileşmeyi değerlendirmek için eşleştirilmiş istatistiksel testler ve Cohen’s d etki büyüklüğü analizi uygulandı. İyi kontinans (Wexner ≤5) ve postoperatif fonksiyonun öngördürücüleri, lojistik ve lineer regresyon modelleri ile belirlendi. Otuz yedi hasta dahil edilme kriterlerini karşıladı. 27’sinde postoperatif darlık, 10’unda ise patlamaya bağlı pelvik travma mevcuttu. Her iki grup da kontinans ve FIQL skorlarında anlamlı iyileşme gösterdi, ancak, fonksiyonel iyileşme etiyolojiye göre önemli ölçüde farklılık gösterdi: ameliyat sonrası hastalar önemli kazanımlar elde ederken, patlama sonucu yaralanan hastalar, kalıcı nöromüsküler ve fibrotik hasarı yansıtan, sadece mütevazı bir iyileşme elde etti. Travma vakaları daha düşük FIQL skorları (14.7'ye karşı 16.8), daha yüksek kabızlık skorları (8.1'e karşı 7.2) ve artmış fekal inkontinans (20%'ye karşı 11.1%) gösterdi. Sfinkter bütünlüğü ve daha kısa darlık uzunluğu, bağımsız olarak iyi kontinansı öngörürken, patlama mekanizması ve ileri yaş, iyileşmenin azalmasıyla ilişkiliydi. Anoplasti, anal stenozda anlamlı fonksiyonel fayda sağlar; ancak, yüksek enerjili travma geçirmiş hastalarda iyileşme önemli ölçüde azalır. Bu bulgular, etiyolojiye dayalı planlama, dikkatli sfinkter değerlendirmesi ve gerçekçi hasta danışmanlığı ihtiyacını vurgulamaktadır.
Hand injuries, particularly tendon injuries, are a common reason for emergency department visits and may significantly impact daily functioning. Traditional diagnostic approaches may fail to detect partial tendon injuries, highlighting the need for alternative imaging techniques. Ultrasonography (USG) has emerged as a rapid, non-invasive, and effective diagnostic tool for tendon injuries, particularly in emergency settings where magnetic resonance imaging (MRI) may not be readily available. This study evaluates the diagnostic effectiveness of ultrasonography in assessing tendon injuries among patients presenting with hand trauma in the emergency department (ED). Ultrasonography findings were compared with clinical evaluations to determine its role in diagnosing tendon injuries and guiding surgical management. This prospective observational study was conducted in the ED of a single tertiary-care hospital over a one-year period and included adult patients presenting with hand injuries. Patients who met the inclusion criteria underwent both clinical evaluation and ultrasonographic examination. A total of 68 patients were included in the study. All assessments were performed by an experienced emergency medicine physician using a Philips Affinity S70 ultrasonography system (Philips Healthcare, Bothell, WA, USA). Collected data included patient demographics, injury characteristics, ultrasonographic findings, and the need for surgical intervention. Statistical analyses were performed using the chi-square test and binary logistic regression to compare the diagnostic performance of the two methods. Ultrasonography demonstrated a sensitivity of 82.6% (95% confidence interval [CI]: 0.69-0.91), specificity of 90.9% (95% CI: 0.70-0.98), and an overall accuracy of 85.3% (95% CI: 0.75-0.92) in predicting the need for tendon repair. Clinical evaluation showed slightly lower diagnostic performance, with a sensitivity of 80.4% (95% CI: 0.67-0.89) and an accuracy of 80.9% (95% CI: 0.70-0.89). Regression analysis indicated that ultrasonography increased the likelihood of accurately diagnosing tendon injuries by 21.8 times compared to clinical assessment. Together, clinical evaluation and ultrasonography predicted 61% of all cases requiring tendon repair. El yaralanmaları, özellikle tendon yaralanmaları, acil servise başvuruların önemli bir nedenidir ve günlük yaşam aktivitelerini ciddi şekilde etkileyebilir. Geleneksel tanı yöntemleri kısmi tendon yaralanmalarını sıklıkla gözden kaçırmakta, bu da alternatif görüntüleme yöntemlerinin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Ultrasonografi (USG), özellikle manyetik rezonans görüntüleme (MRG) imkânının olmadığı acil durumlarda, hızlı, non-invaziv ve etkili bir tanı aracı olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışma, acil servise el travması ile başvuran hastalarda tendon yaralanmalarının değerlendirilmesinde ultrasonografinin tanısal etkinliğini incelemeyi amaçlamaktadır. Ayrıca USG’nin klinik değerlendirme ile karşılaştırılarak tendon yaralanmalarının tanısındaki rolü ve cerrahi müdahale planlamasındaki katkısı araştırılmıştır. Bu prospektif gözlemsel çalışma, üçüncü basamak tek merkezli bir hastanenin acil servisinde bir yıl boyunca yürütülmüştür. Çalışmaya el yaralanması ile başvuran erişkin hastalar dahil edilmiştir. Dahil edilme kriterlerini karşılayan hastalara klinik değerlendirme ve ultrasonografi uygulanmıştır. Çalışmaya toplam 68 hasta alınmış, değerlendirmeler deneyimli bir acil tıp uzmanı tarafından Philips Affinity S70 ultrasonografi cihazı (Philips Healthcare, Bothell, WA, ABD) kullanılarak yapılmıştır. Demografik veriler, yaralanma özellikleri, ultrasonografik bulgular ve cerrahi müdahale gereksinimleri kaydedilmiştir. İstatistiksel analizlerde ki-kare testi ve ikili lojistik regresyon kullanılmıştır. Tendon onarımı gerekliliğinin belirlenmesinde ultrasonografinin duyarlılığı %83, özgüllüğü %91, pozitif prediktif değeri %95 ve negatif prediktif değeri %71 olarak bulunmuştur. Yalnızca klinik değerlendirme ise daha düşük prediktif değerlere sahipti. Regresyon analizi, ultrasonografinin klinik değerlendirmeye kıyasla tendon yaralanmalarını doğru tanılama olasılığını 21.8 kat artırdığını göstermiştir. Hem klinik değerlendirme hem de ultrasonografi birlikte tüm tendon onarımı gereksinimlerinin %61’ini öngörebilmiştir.
This study aims to highlight the clinical course of genitourinary injuries associated with pelvic fractures following motorcycle accidents and to raise awareness of these traumas. This case report presents two young female patients who sustained pelvic fractures and genitourinary injuries as a result of motorcycle accidents. The cases are compared in terms of trauma severity, accompanying injuries, and treatment approaches. The first patient sustained a high-energy trauma resulting in severe soft tissue injuries involving the anterior vaginal wall, clitoris, and bladder neck, accompanied by active bleeding. Despite undergoing external fixation, the patient died due to multi-organ failure. The second patient had a less severe trauma, with a pelvic fracture and a superficial mons pubis laceration, which was successfully managed with conservative treatment and healed without complications. These cases emphasize the importance of a thorough genital examination in female trauma patients, the necessity of a multidisciplinary approach, and the potential for timely surgical intervention to be life-saving. This report contributes to the limited body of literature on pelvic and genitourinary injuries in women caused by motorcycle accidents and highlights the need for further clinical research and documentation. Bu çalışmanın amacı, motosiklet kazası sonrası gelişen pelvik kırıklara eşlik eden genitoüriner yaralanmaların klinik seyrini değerlendirmek ve bu travmalar konusunda farkındalık oluşturmaktır. Ayrıca, acil sağlık hizmetlerinde bu tür yaralanmaların tanı ve tedavi sürecine dair dikkat çekilmesi amaçlanmıştır. Bu olgu sunumunda, motosiklet kazası sonrasında pelvik kırık ve genitoüriner yaralanma gelişen iki genç kadın hastanın klinik süreci detaylı şekilde aktarılmıştır. Olgular, travmanın şiddeti, eşlik eden yaralanmalar, uygulanan görüntüleme yöntemleri, cerrahi girişimler ve tedavi yaklaşımları açısından karşılaştırılmıştır. İlk olguda, yüksek enerjili travmaya bağlı olarak anterior vajinal duvar, klitoris ve mesane boynunda ciddi yumuşak doku hasarı ve aktif kanama ile seyreden kompleks bir pelvik kırık mevcuttu. Hastaya acil dış fiksasyon uygulanmış, ancak gelişen çoklu organ yetmezliği nedeniyle hasta kaybedilmiştir. İkinci olguda ise daha yüzeyel karakterde, konservatif yöntemlerle takip edilen mons pubis bölgesinde yüzeyel laserasyon ve pelvik kırık izlenmiş, hasta komplikasyonsuz şekilde tamamen iyileşmiştir. Kadın travma hastalarında ayrıntılı genital muayenenin atlanmaması, multidisipliner yaklaşımın benimsenmesi ve cerrahi müdahalenin zamanında yapılması hayat kurtarıcı olabilir. Bu olgu sunumu, motosiklet kazalarına bağlı olarak kadınlarda gelişen pelvik ve genitoüriner yaralanmalara dair literatürdeki sınırlı bilgi birikimine önemli katkı sağlamaktadır ve benzer olguların yönetimine yönelik farkındalığı artırmayı hedeflemektedir.
Fournier's gangrene is a rapidly progressive, life-threatening necrotizing infection of the perineal and genital re-gions, associated with persistently high mortality despite advances in surgical and intensive care. Early and reliable prognostic assess-ment is essential for improving patient outcomes. This study aimed to evaluate the prognostic performance of the Shock Index (SI) in predicting mortality in patients with Fournier's gangrene and to compare its discriminatory ability with established scoring systems. This retrospective cohort study included adult patients diagnosed with Fournier's gangrene who presented to the emergency department of a tertiary university hospital and underwent surgical debridement between January 2015 and December 2024. Demographic, clinical, and laboratory data were extracted from institutional and national electronic health records. Survivors and non-survivors were compared using appropriate statistical tests. Variables associated with mortality were assessed using logistic regression analysis. Receiver operating characteristic (ROC) analysis was performed to evaluate the predictive performance of SI and conventional scoring systems, and the optimal SI cut-off for mortality prediction was determined using Youden's index. A total of 158 patients (mean age 62.3±13.4 years; 86.1% male) were included, with an overall mortality rate of 17.1%. Non-survivors were significantly older (p<0.001), and comorbidities including coronary artery disease, chronic heart failure, and chronic renal failure were significantly associated with mortality. At admission, non-survivors had higher heart and respiratory rates and lower systolic blood pressure. ROC analysis demonstrated that the Shock Index had the highest discriminatory performance for mortality prediction (area under the curve=0.952; 95% confidence interval 0.918-0.986; p<0.001), outperforming the Fournier Gan-grene Severity Index, Uludağ Fournier Gangrene Severity Index, Laboratory Risk Indicator for Necrotizing Fasciitis, and quick Sequen-tial Organ Failure Assessment. An optimal SI threshold of 0.866 yielded 92.6% sensitivity and 83.2% specificity. The Shock Index demonstrated superior prognostic accuracy compared with conventional scoring systems in patients with Fournier's gangrene. Given its simplicity and reliance on two readily available hemodynamic parameters, SI represents a practical tool for early risk stratification. Prospective, multicenter studies are needed to further validate its clinical utility. Fournier gangreni, perineal ve genital bölgeleri tutan, hızlı ilerleyici ve yaşamı tehdit eden bir nekrotizan enfeksiyon olup, cerrahi ve yoğun bakım alanındaki gelişmelere rağmen mortalitesi yüksek seyretmektedir. Bu hastalarda erken ve güvenilir prognostik değerlendirme, klinik sonuçların iyileştirilmesi açısından kritik öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı, Şok İndeksi’nin (SI) Fournier gangreninde mortaliteyi öngörme performansını değerlendirmek ve ayırt ediciliğini mevcut skorlama sistemleri ile karşılaştırmaktır. Bu retrospektif kohort çalışmasına, Ocak 2015–Aralık 2024 tarihleri arasında bir üçüncü basamak üniversite hastanesinin acil servisine başvuran ve cerrahi debridman uygulanan Fournier gangreni tanılı erişkin hastalar dahil edilmiştir. Demografik, klinik ve laboratuvar verileri kurumsal ve ulusal elektronik sağlık kayıtlarından elde edilmiştir. Sağ kalanlar ile kaybedilen hastalar uygun istatistiksel yöntemlerle karşılaştırılmış; mortalite ile ilişkili değişkenler lojistik regresyon analizine tabi tutulmuştur. Şok İndeksi ve diğer geleneksel skorlama sistemlerinin (FGSI, UFGSI, LRINEC, qSOFA) mortaliteyi öngörme performansı ROC analizi ile değerlendirilmiş; SI için optimal eşik değer Youden indeksi kullanılarak belirlenmiştir. Çalışmaya dahil edilen 158 hastanın (ortalama yaş 62.3±13.4 yıl; %86,1 erkek) genel mortalite oranı %17.1 idi. Kaybedilen hastalar anlamlı ölçüde daha ileri yaştaydı (p<0.001) ve koroner arter hastalığı, kronik kalp yetmezliği ile kronik böbrek yetmezliği mortalite ile ilişkili bulundu. Başvuru anında kaybedilen hastalarda kalp ve solunum hızı daha yüksek, sistolik kan basıncı ise daha düşüktü. ROC analizine göre Şok İndeksi mortaliteyi öngörmede en yüksek ayırt edici güce sahipti (AUC=0.952; %95 GA 0.918–0.986; p<0.001) ve FGSI, UFGSI, LRINEC ve qSOFA skorlarını geride bıraktı. SI için belirlenen optimal eşik değerin (0.866) mortalite öngörümünde %92.6 duyarlılık ve %83,2 özgüllük sağladığı görüldü. Fournier gangreninde Şok İndeksi, geleneksel skorlama sistemlerine kıyasla üstün prognostik doğruluk göstermiştir. Yalnızca iki kolay erişilebilir hemodinamik parametreye dayanması nedeniyle erken risk sınıflandırmasında pratik ve uygulanabilir bir araç olarak öne çıkmaktadır. Bulguların doğrulanması için ileriye dönük çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Eosinophilic esophagitis (EoE) is a chronic inflammatory disorder of the esophagus characterized by dysphagia and food impaction. Although uncommon, spontaneous esophageal perforation may occur, most frequently involving the distal esophagus and the gastroesophageal junction. These perforations are typically managed with surgical or endoscopic interventions. Early diagnosis and prompt initiation of treatment within the first 24 hours significantly reduce morbidity and mortality. The aim of this report is to demonstrate that gastroesophageal junction perforation secondary to eosinophilic esophagitis can be successfully managed conservatively, even in delayed presentations, and to contribute to the understanding of treatment strategies for this rare but potentially life-threatening complication. We report the case of a 35-year-old male with a 12-year history of EoE who presented to the emergency department with retrosternal pain, dyspnea, and hematemesis. Five days prior to presentation, he developed a sore throat and cherry-colored diarrhea after consuming grilled chicken and self-administered ibuprofen for symptom relief. Contrast-enhanced imaging and upper endoscopy revealed a perforation at the gastroesophageal junction. Due to the location of the lesion, endoscopic stenting or clipping was considered inappropriate. In the absence of signs of acute abdomen, mediastinitis, or significant fluid collection, a conservative management strategy was adopted. The patient was admitted to the intensive care unit and initially treated with intravenous ceftriaxone (2 g/day) and metronidazole (1.5 g/day), which were later changed to piperacillin-tazobactam (4.5 g every 6 hours) following infectious disease consultation. The patient remained clinically stable, and oral intake was initiated on day 6. Antibiotic therapy was discontinued on day 10, and the patient was discharged without complications. At the three-month follow-up, the patient reported recurrent and progressively worsening dysphagia. Control endoscopy performed at the previously visited center revealed a distal esophageal stricture preventing passage of the gastroscope; therefore, a 12-cm fully covered self-expandable esophageal stent was placed. The stent was removed 20 days later, and the patient remained asymptomatic during the subsequent six-month follow-up period. Spontaneous esophageal perforation secondary to EoE is a rare but potentially life-threatening complication. This case highlights that conservative management may be a viable alternative to surgical or endoscopic intervention not only in early-detected cases but also in carefully selected delayed presentations managed in a multidisciplinary setting. Long-term follow-up remains essential for the early detection and treatment of late complications, such as stricture formation. Eozinofilik özofajit (EoE), kronik inflamatuvar bir hastalık olup disfaji ve gıda impaksiyonu ile karakterizedir. Nadir de olsa spontan özofagus perforasyonu gelişebilmektedir. Bu perforasyonlar çoğunlukla distal özofagus ve gastroözofageal bileşkede ortaya çıkmakta, genellikle cerrahi veya endoskopik yöntemlerle tedavi edilmektedir. Erken tanı ve perforasyon sonrası ilk 24 saat içerisinde tedaviye başlanması mortalite ve morbiditeyi belirgin şekilde azaltmaktadır. Bu yazının amacı, eozinofilik özofajite bağlı gelişen gastroözofageal bileşke perforasyonunun, özellikle gecikmiş olgularda da konservatif yöntemle başarılı şekilde yönetilebileceğini vurgulamak ve bu nadir fakat potansiyel olarak hayatı tehdit eden komplikasyonun tedavi stratejilerine katkı sağlamaktır. Otuz beş yaşında, bilinen EoE tanısı ve 12 yıllık disfaji öyküsü bulunan erkek hasta, retrosternal ağrı, nefes darlığı ve hematemez şikâyetleri ile acil servise başvurdu. Öyküsünden yaklaşık beş gün önce ızgara tavuk tüketimi sonrası boğaz ağrısı ve vişne renginde ishal geliştiği, semptomlarını hafifletmek amacıyla ibuprofen kullandığı öğrenildi. Kontrastlı görüntüleme ve endoskopide gastroözofageal bileşkede perforasyon saptandı. Lezyonun lokalizasyonu nedeniyle stentleme veya endoskopik klipsleme uygun bulunmadı. Akut batın, koleksiyon veya mediastinit bulguları olmaması üzerine konservatif tedavi planlandı. Hasta yoğun bakım ünitesinde izleme alındı. Başlangıçta seftriakson (2 g/gün) ve metronidazol (1.5 g/gün) ile başlanan antibiyotik tedavisi, enfeksiyon hastalıkları konsültasyonu sonrası piperasilin–tazobaktam (4.5 g, 6 saatte bir) ile değiştirildi. Klinik seyri stabil olan hastada oral alım 6. günde başlatıldı. Onuncu günde antibiyotik tedavisi sonlandırılarak hasta komplikasyonsuz taburcu edildi. Üçüncü ay takip muayenesinde hasta, tekrarlayan ve progresif olarak kötüleşen disfaji yakınması tarifledi. Önceden değerlendirildiği merkezde yapılan kontrol endoskopisinde, gastroskobun geçişine izin vermeyen distal özofagusta striktür saptanması üzerine 12 cm uzunluğunda, tamamen kaplı, kendi kendine genişleyebilen bir özofagus stenti yerleştirildi. Stent 20 gün sonra çıkarıldı ve hastanın sonraki altı aylık izleminde semptom tekrarı gözlenmedi. EoE bağlı spontan özofagus perforasyonu nadir ancak potansiyel olarak yaşamı tehdit eden bir komplikasyondur. Bu olgu, konservatif tedavinin sadece erken tanı konulan değil, aynı zamanda gecikmiş olgularda da multidisipliner yaklaşımla dikkatle seçilmiş hastalarda cerrahi veya endoskopik girişimlere etkili bir alternatif olabileceğini göstermektedir. Striktür gelişimi gibi geç komplikasyonların erken saptanabilmesi için uzun dönem takip kritik öneme sahiptir.
Infections are a frequent complication of military trauma, occurring not only in the acute phase but also during rehabilitation. However, studies specifically addressing infections in the rehabilitation setting remain scarce. This study aimed to evalu-ate the incidence, microbiological spectrum, treatment approaches, and outcomes of skin and soft tissue infections (SSTIs) and bone and joint infections (BJIs) in military trauma patients during inpatient rehabilitation. We retrospectively reviewed the medical records of military trauma patients hospitalized at a tertiary rehabilitation hospital between January 2020 and June 2023. Patients who developed SSTIs or BJIs during rehabilitation were included. Demographic and clinical characteristics, laboratory and imaging findings, culture results, antibiotic regimens, surgical interventions, treatment duration, and recurrence rates were analyzed. Among 1,078 trauma patients, 58 (5.4%) developed SSTIs or BJIs. Stump infection was the most frequent type (44.8%), followed by graft infection (15.5%). Staphylococcus species were the predominant pathogens, while multidrug-resistant (MDR) gram-negative organisms were isolated in 24.1% of cases. β-lactam/β-lactamase inhibitor (BL-BLI) therapy was the most common mono-therapy, whereas BL-BLI plus a fluoroquinolone was the most frequently used combination regimen. Surgical intervention was required in 34.5% of patients. Recurrent infections occurred in 25.8% of cases. Treatment duration was significantly longer in non-amputee pa-tients (p<0.05), primarily due to bone and joint infections. Despite these infectious complications, most lower-limb amputees achieved ambulatory status with prosthetic devices. Military trauma patients remain at risk for SSTIs and BJIs during rehabilitation, with stump infections being the most common. The emergence of MDR organisms underscores the need for appropriate antibiotic selection and strict infection control measures. Despite these complications, relatively favorable functional outcomes can be achieved, particularly in younger trauma populations, highlighting the value of comprehensive rehabilitation programs. Askeri travma hastalarında enfeksiyonlar yalnızca akut dönemde değil, rehabilitasyon sürecinde de sık görülen komplikasyonlardır. Ancak rehabilitasyon döneminde gelişen enfeksiyonlara ilişkin çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı, rehabilitasyon sürecinde gelişen deri-yumuşak doku enfeksiyonları (DYDE) ve kemik-eklem enfeksiyonlarının (KEE) insidansını, mikrobiyolojik özelliklerini, tedavi yaklaşımlarını ve sonuçlarını değerlendirmektir. Ocak 2020-Haziran 2023 tarihleri arasında üçüncü basamak bir rehabilitasyon hastanesinde yatan askeri travma hastalarının kayıtları retrospektif olarak incelendi. Rehabilitasyon döneminde DYDE veya KEE gelişen hastalar dahil edildi. Demografik ve klinik özellikler, laboratuvar ve görüntüleme bulguları, kültür sonuçları, antibiyotik tedavileri, cerrahi girişimler, tedavi süresi ve nüksler değerlendirildi. 1.078 travma hastasının 58’inde (%5.4) DYDE veya KEE gelişti. En sık görülen enfeksiyon güdük enfeksiyonuydu (%44.8), bunu greft enfeksiyonları (%15.5) izledi. Etkenler arasında en sık Staphylococcus türleri saptandı; olguların %24.1’inde çoklu ilaca dirençli (ÇİD) gram-negatif mikroorganizmalar izole edildi. En sık kullanılan tedavi β-laktam/β-laktamaz inhibitörü (BL-BLI) monoterapisi, ardından BL-BLI + florokinolon kombinasyonu oldu. Hastaların %34.5’inde cerrahi girişim gerekti. Nüks enfeksiyon oranı %25.8 idi. Ampütasyon geçirmemiş hastalarda tedavi süresi, kemik-eklem enfeksiyonlarının daha sık görülmesine bağlı olarak anlamlı şekilde uzundu (p<0.05). Bu enfeksiyöz komplikasyonlara rağmen, alt ekstremite ampütasyonu olan hastaların büyük çoğunluğu protezle ambulasyon sağladı. Askeri travma hastaları rehabilitasyon sürecinde DYDE ve KEE açısından risk altındadır; en sık görülen enfeksiyon güdük enfeksiyonlarıdır. ÇİD mikroorganizmaların varlığı uygun antibiyotik seçimi ve sıkı enfeksiyon kontrol önlemlerinin önemini vurgulamaktadır. Bu enfeksiyöz komplikasyonlara rağmen, özellikle genç travma hastalarında görece olumlu fonksiyonel sonuçlar elde edilebilmekte ve kapsamlı rehabilitasyon programlarının önemi bir kez daha ortaya konmaktadır.